Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:
”Taldı Mağarası’nın serin geçitlerini, Dilek Kemeri’ni ve yamaçtaki taş katmanlarını geride bıraktıktan sonra öğle yemeği için gittiğimiz yerde, bizi Tarkan’ın şarkıları, Azerbaycan’ın konukseverliği ve Altay’ın doğası karşıladı. İşletmeci abla daha önce İstanbul’da çalışmıştı. Türkiye’yi ve oradaki kardeşlerini çok özlediği, sarılışından belliydi. Abinin de yanında çalışanların da gözlerinin içi gülüyordu. Bizi ağırlamak, gönlümüzü hoş etmek için ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Altay yemeklerinin yanına Azerbaycan usulü yaprak dolması da söyledik. Kesme kristal desenli ince belli bardaklardaki kara çayın buğusu, kıtlama şekerin tatlılığı, yanı başımızda coşkuyla akan Katun Irmağı’nın sesine karıştı. Bir yanda Tarkan’ın şarkıları, bir yanda Azerbaycan Türkçesiyle uzayıp giden sohbetimiz… Türkiye, Azerbaycan ve Altay aynı sofrada buluşmuştu.
Masadaki konuklarımız gözle gördüklerimizle sınırlı kalmadı. Mağaranın binlerce yıllık uykusundan uyanan avcılar, taştan ok uçlarını bırakıp yanımıza gelmiş; ateş başında kaplarını dolduran eski yolcular aramıza karışmıştı. Haritaların Taldı, efsanelerin Tavda dediği bu coğrafyada; soframızdan yükselen hikâyelerle Türk atlıları yamaçtaki kurganlarından çıkmış, Tavda Hanım hazinesini mağaranın karanlığında unutmuş, çömlekçi Manjerok en güzel kabını soframıza getirmişti. Katun Irmağı’nın kadını saçlarını suya salmış, hemen yanı başımızdan çağlayarak sohbetimize katılıyordu. Dilek Kemeri’nin altında ziyaretçilerin üst üste koyduğu taşlar, içlerine saklanan istekleri birer birer fısıldıyor; mağara girişindeki uzun taşbaba, suskun bakışlarıyla bütün bu kalabalığı izliyordu. Altay’ın doğası ise masanın çevresinde dolanıyor, kendine düşecek payı bekliyordu. Geçmişle bugün, olguyla anlatı, Türkçenin farklı sesleri aynı çay tütüsünde buluşmuştu. Değmeyin keyfimize…
Sofradan kalktıktan sonra yolumuz Katun Irmağı kıyısındaki Rerih Parkı’na uzandı. Irmağın önünde yükselen anıt; ressam, düşünür, yolcu ve Orta Asya araştırmacısı Nikolay Konstantinoviç Rerih’e adanmıştı. “Rerih’e — Altay Halkından” adı verilen anıt 13 Eylül 2009’da açılmıştı. Parkın tasarımı 2023’te hazırlanmış, çevre düzenlemesi tamamlanarak alan 28 Nisan 2024’te açılmıştı. Kaidesindeki büyük çemberin içine yerleştirilmiş üç yuvarlak, Rerih’in Barış Bayrağı simgesiydi. Rerih’in Orta Asya Seferi 1926’da Altay’dan geçmişti. Altay’ın dağlarıyla göğü, onun resimlerinde ve düşünce dünyasında derin izler bırakmıştı. Taldı’nın yer altına açılan taş kapılarından sonra Rerih’in yüzü ırmağa dönüktü. Mağara geçmişin derinliklerine, Rerih ise ufukların ötesine bakıyor gibiydi. Irmak, ikisinin önünden akıyor; taşın sakladığı geçmişi suyun taşıdığı uzaklıklara katıyordu.
Ardından Altay Bölgesi’nden Altay Cumhuriyeti’ne geçerek Şebalin ilçesindeki Kamışlı Uçar Su’ya doğru yürüdük. Tsarskaya Ohota “Çarın Avı” adı verilen dinlenme alanının asma köprüsünden başlayan yaklaşık 2,8 kilometrelik yol, Katun Irmağı’nın sol kıyısındaki ormanın içinden ilerliyordu. Çam kokusu ile ırmağın serinliği birbirine karışıyor, kırmızı yön levhaları bizi gitgide yükselen su sesine götürüyordu.
Yerel adlar önümüze başka bir kapı açıyordu. Kamışla Çayı’nın Altay Türkçesindeki adı Kumjulu’ydu; kum, jul “küçük dağ çayı” ve -lu ekinden oluşuyor, “kumlu küçük dağ çayı” anlamına geliyordu. Uçar su ise Altaycada Suu-Aşkan “suyun aştığı yer” şeklindeydi. Yakındaki Kamlak köyünün adı, gerçekten kam sözüyle bağlantılıydı: kam ile çokluk ve topluluk bildiren -lak ekinden oluşuyor, “kamların çok bulunduğu yer” anlamına geliyordu. Fakat Kamlak’ın kökeni, Kamışla adını “kamlar yürüdü” sözüne bağlamaya ya da kamların bu orman yolunu öteden beri tören yolu olarak kullandığını ileri sürmeye yetmiyordu. Böyle bir kullanımı doğrulayan tarihî bir kayda ulaşamamıştım.
Kumjulu, Katun Irmağı’na kavuşmasına yaklaşık 250–300 metre kala kayalık bir eşikten dökülerek Suu-Aşkan’ı, bizim söyleyişimizle Kamışlı Uçar Su’yu oluşturuyordu. Yaklaşık on bir, on iki metre yüksekliğindeki çağlayanda aşağıdan iki belirgin ana basamak görülüyordu. Su, kayalardan geniş bir yelpaze gibi açılarak aşağıdaki aşınma çanağına düşüyor ve çevresine serin bir çisenti yayıyordu. Daha görmeden sesini duyduğumuz uçar su, yanına vardığımızda bütün konuşmalarımızı kendi uğultusuna katmıştı.
[eii post_id=”149″ theme=”1″]
Bu coşkun akışın çevresinde Kamış ile La’nın hüzünlü öyküsü anlatılıyordu. Günümüzde dolaşan çeşitlemelerden birine göre bir Altay önderinin La adında güzel bir kızı vardı. Babası onu gözlerden uzak tutuyor, yanına kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu. Günün birinde önderin yiğitlerinden Kamış savaştan yaralı döndü. La genç savaşçıyla ilgilendi; aralarında gizli bir sevgi doğdu. Seferden dönen baba, kızını Kamış ile görünce öfkeye kapıldı ve yiğidin yüksek kayalıklardan aşağı atılmasını buyurdu. Kamış’ın öldürüldüğünü öğrenen La da sevdiğinin ardından kendini aynı kayalıktan bıraktı. Yıllar sonra ikisinin düştüğü yerde uçar su doğdu. Adları birleştirilerek buraya Kamış-La dendi. Anlatı, çağlayanın iki ana basamağında onları yeniden görüyordu: Aşağıdaki geniş ve güçlü akış Kamış’ın omuzları, yukarıdan daha ince süzülen su ise La’ydı. Yaşamlarında kavuşamayan iki sevgili, suyun basamaklarında sonsuza dek yan yana akıyordu.
Bu güzel ve hüzünlü anlatı, uçar suyun adını açıklayan tarihî bir kayıt değeri taşımıyorsa da günümüzün turizm anlatıları içinde biçimlenmiş, coğrafyaya insan özellikleri kazandıran bir rivayet olarak duygusal inanırlık taşıyordu. Kamışlı’nın belgelenebilen geçmişinde ise suyla iç içe geçmiş başka bir insan öyküsü, savaş yıllarının emeği vardı.
1940 yılında Kamlak ve Kamışla köylerinden kolhoz çalışanları, Kamışla Çayı üzerine bir su değirmeni kurmuştu. Çalışmaları Altay ilçesine bağlı Sarasa köyünden K. İ. Kustışev yönetmişt, Kayalık zeminden büyük miktarda taş çıkarılarak suyu değirmenin çarkına götüren bir kanal açılmıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında değirmen, bölgenin gereksinimlerini karşılamak üzere kereste biçme düzenine dönüştürüldü. Kütükler Katun Irmağı üzerinden getiriliyor, biçilen tahtalar ırmak boyunca uzanan yoldan taşınıyor; kışın donan ırmak üzerinde kızaklar kullanılıyordu. Bugün suyun yukarısında görülen kararmış kütükler, eski değirmen ve kereste düzeneğinin millerinden, su yapılarından kalan izler olarak gösteriliyordu.
Kimileri de uçar suyun bütünüyle 1940’taki değirmen çalışmaları sırasında oluştuğunu söylüyordu. Oysa doğa bilimci Vasiliy Vasilyeviç Sapojnikov, 20 Haziran 1895 tarihli seyahat notlarında çağlayandan söz etmişti. XX. yüzyılın başlarına tarihlenen eski bir fotoğrafta da suyun bugünküne benzeyen kayalık bir eşikten döküldüğü görülüyordu. Bu kayıtlar çağlayanın değirmen yapılmadan önce de var olduğunu gösteriyordu. 1940’ta kurulan değirmenle birlikte suyun akışına müdahale edilmişti. Fakat bu müdahalenin su yatağını ve çağlayanın bugünkü görünümünü ne ölçüde değiştirdiği net değil. Dağla su çağlayanı kurmuş, insan onun gücünden yararlanmış, ardından kendi çağının izlerini kıyıda bırakmıştı.
Uçar suyun önünde durduğumuzda iki ayrı geçmiş aynı akışta buluşuyordu. Birinde birbirine kavuşamayan Kamış ile La kayalardan iki ayrı basamak hâlinde düşüyor, ötekinde savaş yıllarının yorgunluğunu, suyun gücüyle değirmen döndürüyor, kütük biçiyor ve hayatlarını sürdürmeye çalışıyordu. Biri rivayetin, öteki emeğin öyküsüydü. Su; ikisini ayırmadan taşıyor; aşkın hüznünü, değirmenin gürültüsünü ve savaş yıllarının yorgunloğunu kendi uğultusunda birleştiriyordu.
Taldı’da taş konuşmuş, Dilek Kemeri’nin altında ziyaretçi taşları susarak çoğalmış, sofrada Türkçenin farklı sesleri birbirine kavuşmuştu. Suu-Aşkan’da su; rivayeti, belgeli geçmişi, sevgiyi ve emeği aynı kayalardan geçirerek Katun Irmağı’na taşıyordu. Yol boyunca karşılaştığımız her yer, anlatının güzelliğiyle kanıtın sınırını birlikte düşünmeye çağırmıştı: taşın söylediğini katmanından, suyun taşıdığını kaynağından dinlemek gerekiyordu.
Yol boyunca kişioğlunun çevresine bıraktığı iz ile toprağın, kayanın, ağacın ve suyun bizde açtığı yer yan yana yürüdü. En çok da günün başında Taldı Mağarası’na çıkarken gördüğümüz, ağaçlar kesilmeden gövdelerin arasından geçirilen ahşap seyir yolu kaldı aklımda. Adımlarımı ağacın gövdesine, kayanın kıvrımına ve suyun akışına uydurduğumda yol biraz uzuyor, çıkış biraz güçleşiyordu; ama sonunda perde aralanıyor, dünya en güzel yüzlerinden birini hiç ummadığım güzellikte gösteriyordu.”